matokulu.com

MATEMATiK, AKLIN DiLiDiR!

Dalkavuk

Vaktiyle kibarlardan biri kâhyasını çağırmış:
- Bana bir dalkavuk bul, demiş
Kâhya, tanıdığı dalkavuklardan birini bulmuş getirmiş. Beyefendi sormuş:
- Sen dalkavuk musun?
- Evet efendim. Birinci sınıf dalkavuklardan.
- Hayır, sen dalkavuğa benzemiyorsun.
- Nasıl benzemem efendim? Tam mânasiyla dalkavuğum ben.
Beyefendi onu savmış, kâhya başka birini getirmiş. Beyefendi ile aralarında yine aynı muhavere:
- Dalkavuk musun sen?
- Evet efendim. Dalkavuklukta şöhretim vardır.
- Fakat senin dalkavuğa benzer bir tarafın yok.
- Nasıl olur efendim? Benim dalkavuk olduğumu bilmeyen yoktur.
Bu cevaplar da Beyefendi’nin hoşuna gitmemiş. Nihayet kâhya, üçüncü dalkavuğu karşısına dikmiş.
- Sen sahiden dalkavuk musun?
- Yalan söyleyemem efendim. Bendeniz dalkavuğum.
- Hiç benzemiyorsun da...
- Öyledir efendim. Hiç benzemem.
- Haline bakılırsa dalkavukluğa istidadın var.
- Evet efendim, vardır.
- Fakat ne kadar uğraşsan tam bir dalkavuk olmayacaksın.
- Hakkınız var efendim. Bu kusurumu itiraf ederim.
Beyefendi memnun olmuş;
- Hah, demiş; hakiki dalkavuk budur işte. Öbürleri benimle münakaşaya kalkışıyorlardı...
Diyerek dalkavuğu konağında alıkoymuş.

 

Refik Halid Karay

Evler

 
alt

Evlerimizin,tabiat özelliklerine göre yapıldığına hiç dikkat ettiniz mi?

Orman dibinde, orman içinde kereste bol olur. Her çeşit araç, her şey odundan, tahtadan yapılır, tabi evler de. Karadeniz köylerinin evleri de, kuruluşları gibi, bozkır köylerininkine benzemezler. Bozkırda evler bir katlıdır. Topraktan yapılır, toprakla örtülür. Karadeniz'de evler iki katlıdır, ağaçtan yapılır, ağaçla örtülür. Orman evlerinin yapı tarzına hımış denir. Bu evlerin iskeleti birbirine eklenen dilmelerden, direklerden kurulur. Camiler, minareler de hımıştır, ağaçtandır. Fakat bu evlerin, bu koca konak gibi evlerin içinde bir tanesinin bile yapısı tamamlanmamıştır. Çoğunun ikinci katında birkaç odanın, bütün katın veya yarısının ne pencereleri takılmış, ne sıvaları sıvanmış, ne de tavan ve döşemeleri döşenmiştir; yarı bırakılmıştır. Bunların tavanında, duvarlarında asılı duran mısır koçanlarından, tütün yaprağı dizilerinden ve torbalardan, ev sahiplerinin, bu oda ve sofalardan bir ambar gibi faydalanmak istediklerini sanmayınız. Hayır, evin yapısını tamamlamak iyi sayılmazmış da ondan.

Devamını oku: Evler

Güvercinler

Sevdiğimiz şeylerden ayrılmak tize güç gelir. Bu yazıda güvercinlerinden ayrılan küçük bir çocuğun üzüntülerini bulacaksınız.

alt

 

Yaşar Efendi, Orhan'a bir çift güvercin verdi. Orhanların bahçesinde, eski, tekerleri çıkmış bir yük arabası vardı. Bu araba güvercinlik olarak hazırlandı. Bu iş için Orhan'ın arkadaşları Osman, Selim, Sami ona yardım ettiler. Güvercinler merasimle yeni yuvalarına bırakıldı.

Devamını oku: Güvercinler

BEYDEBA’dan Öğütler

Beydeba, günümüzden ikibin yıl önce (MÖ.1.yüzyıl) yaşadığı varsayılan, kimine göre Hint’li, kimine göre Çin’li, kimine göre Türk, kimine göre ise Acem olan bilge bir kişiliktir.

Debşelem Şah, hikmet tutkusuyla bir maceraya atılır. Düşünde gördüğü ışığı izler. Ay ışığının yıkadığı patikada uyurgezer gibi bir gerçeğin peşindedir. Gide gide gerçek bilginin ışığına ulaşır. Yaşlı bilge Beydeba beklemektedir orada.

Devamını oku: BEYDEBA’dan Öğütler

İyi ki yaptım

Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yaşıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise ''evet ama'' diye yanıtlarlarmış. Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.

İkinci mahallede ''YAPACAĞIM'' lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan ''KEŞKE'' çilerin hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten sonra. ''Keşke'' cilerin de başları hep kanarmış, duvara vurmaktan !..

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise ''İYİ Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

''İYİ Kİ YAPTIM'' MAHALLESİNDE YAŞANACAK BİR BAYRAM DİLEĞİ İLE.

 

Göl Olmak

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.
Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
-"Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "hayır" diye cevapladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
-"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

 

Gerçek Göründüğü Gibi Midir?

Serçenin biri bir bahar günü dalgın dalgın uçuyormuş.
Bir anda fark etmiş ki,yolun bir metre üstünde uçuyor ve karşıdan da motosikletli bir adam geliyor.Her ikisi de çarpışmayı engellemek için ellerinden geleni yapmışlar...

Ama nafile...
Serçe "çotaaank" diye kaska çarpıp düşmüş.
Şimdi, motorcu sıkı bir hayvansever ya, doğal olarak hemen atlamış motordan; koşmuş serçenin yanına. Serçe baygın yatıyor..

Kıyamamış, bırakamamış yolda; almış getirmiş eve.Eskiden kalma bir de kafesi var evde.. Baygın serçeyi kafesin içinegüzelce yerleştirmiş.. Yanına da biraz su, biraz ekmek koymuş, vurmuş kafayı yatmış....

Bizim serçe bir müddet sonra ayılmaya başlamış..
Daha tam seçemiyor ortalığı..
Hafif bulanıklık var yani...
Bir bakmış ki parmaklık, ekmek, su falan var bulunduğu yerde...

Birden dank etmiş vaziyet: "yandım anam.. Beni kodese atmışlar motorcuyu öldürmüşüz."

 

Geniş Tabanlı Eğitim

Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip okul açmaya karar verirler.

Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı yönetim kurulunu oluşturdu.

Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istemektedir.

Kuş, uçmanın dahil olmasını, balık yüzmenin dahil olmasını ve sincap, ağaca tırmanmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söylemektedir. Bütün bunları bir araya getirip,bir müfredat programı yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler.

Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu.

Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı.

Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu. Ve tabii, ağaç tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı,ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi.

Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C' ye düşmüştü. O' da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu.

Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu.

Ve buna "Geniş Tabanlı Eğitim Sistemi" dediler.

(OSHO'nun "Sezgi" kitabından alıntıdır.)

www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Geçmişten Ders Almak

Bilgeye sormuşlar
-Hayatta nasıl bu kadar başarılı oluyorsun?
-Doğru zamanda doğru kararlar vererek demiş.
-Peki demişler, Bu kadar doğru kararı nasıl veriyorsun?
-Tecrübelerime dayanarak demiş bilge.
-Peki bu kadar tecrübeleri nasıl edindin? diye sormuşlar.
-Yanlış kararlar vererek demiş bilge.
Kıssadan hisse: geçmişten ders alarak verilen kararların delilidir bu başarı

 

En Uzak Mesafe

En uzak mesafe
Ne Afrika'dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne Seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan
En uzak mesafe
İki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan.

Herman AMATO (Çeviren : Can YÜCEL)

 

Eğitimde Yaratıcılık

Bir sabah Küçük çocuk okuldayken Öğretmeni seslenmiş:
- "Bugün resim yapacağız. "
Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok severmiş. Her türlü resim yapabilirmiş:
Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler ve tekneler.
Mum boyalarını çıkarmış ve başlamış çizmeye ama öğretmeni:
- "Bekleyin! Daha başlamayın." diye bağırmış. Herkes hazırlanana kadar beklemişler.
- "Şimdi Çiçek resmi yapacağız." demiş öğretmeni, Küçük çocuk sevinmiş. Çiçek resmi yapmayı çok severmiş. Güzel güzel çiçekler yapmaya başlamış. Pembe, portakal rengi ve mavi rengarenk çiçekler.

Devamını oku: Eğitimde Yaratıcılık

Hacettepe'de "Doktorluk Namusu" Dersi

Rıfat Sargınoğlu, 41 yıl süreyle askeri hakim ve avukat olarak görev yaptıktan sonra bir süreden beri de kendini, sekiz yaşındaki kekeme torununun tedavi ve gelişimine adamıştı.
Torunu, konuşması anlaşılamayacak kadar ileri derecede kekeme idi. Okula başlama yaşı gelmesine karşın kekemeliğinde en ufak bir düzelme olmaması, sadece çocuğu değil, çevresindeki herkesle birlikte, dedesi Rıfat Sargınoğlu'nu da çok üzüyordu.
Üzgün dede, torununu birçok doktora götürmüş, fakat bu doktorların hiçbiri, kekemeliğin düzelmesine yardımcı olamamıştı.
Arkadaşlarından biri, bir de Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'ne başvurmasını önerdi:

Devamını oku: Hacettepe'de "Doktorluk Namusu" Dersi 

Hayal Hırsızı

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.

Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi..".....

Aradan yıllar geçti.....O orta 2 öğrencisi, daha sonra 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturdu.Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asıldı. Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,ilerleyen yıllarda 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, - "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

 

Dünyayı Değiştirmek

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.

Baba oğluna sözvermişti. bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıtığı dünya haritası gözüne ilişti.

Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna: "eğer haritayı düzeltirsen seni sinemaya götüreceğim" dedi.

"Oh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez." diye düşündü.

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve "baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz" dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. gördüğünde de halen hayretler içindeydi. Oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk şöyle cevap verdi; bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.


www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Dünyanın Yedi Harikası

Öğretmen çocuklardan Dünyanın Yedi Harikasını yazmalarını ister.
Gelen cevaplar şöyledir:
1- Artemis Tapınağı,
2- İskenderiye Feneri,
3- Helyos Heykeli-Rodos,
4- Babil'in Asma Bahçeleri,
5- Mausoleum-Bodrum,
6- Zeus Heykeli-Olimpia,
7- Piramitler-Mısır...

Öğrencilerden birisi kağıdını vermekte tereddüt eder ve öğretmene;
"Bence Dünyanın 7 Harikası bunlar değil!" der.

Diğer öğrenciler gülüşür. Öğretmen son derece anlayışlı bir şekilde;
- "Peki, söyle bakalım senin listende neler var?"

Önce duraksar ve sonra okumaya başlar çocuk:
- "Bence Dünyanın 7 Harikası:
1- Görmek,
2- Duymak,
3- Dokunmak,
4- Tatmak,
5- Hissetmek,
6- Gülmek,
7- Ve Sevmek..."

BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!

 

Doğum Gününüz Kutlu Olsun

Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı.

Uyku sersemi Adam telefonu açtı.

Telefondaki ses annesine aitti.

Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?

Annesi "nasılsın oğlum iyi misin?" diye sordu.

Oğlu şaşkın bir ifadeyle "iyiyim Anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi misiniz?" dedi.

Annesi "biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim" dedi.

Oğlu da "Anne bunun içinmi aradın saat sabahın üç buçuğu yarın da konuşabilirdik" diyince annesi de "rahatsız mı ettim oğlum?" dedi.

Oğlu "evet Anne rahatsız ettin" diyince annesi "30 sene önce sen de beni bu saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun" dedi."

SEVGİNİZİ VE BİLGİNİZİ BÜYÜTÜN!

www.matokulu.com

 

Deniz Yıldızı

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.

Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.

Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

- Onun için fark etti ama...

 

Hayallerimiz

Antik zamanlarda yaşamış yaşlı bir adamla, genç bir çocuğun hikayesidir bu...

Yaşlı adamın adı Sartebus, genç çocuğunki ise Kim'di...

Kim, yalnız yaşayan, yiyecek ve başını örtecek bir çatıdan çok, bir neden arayan, köyden köye dolaşan bir yetimdi.

"Neden" diye merak ederdi; "Neden herşey bu kadar zor? Biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz, yoksa mücadele etmemiz gerektiği için mi?"

Devamını oku: Hayallerimiz

Hayata Dair

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu birşey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile, Bu adam, bu halde nasıl bu kadar iyimser olabiliyor diye. Birisi nasıl olduğunu sorsa, Bomba gibiyim diye yanıt verirdi hep Bomba gibiyim.

Jerry bir doğal motivasyoncuydu. Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.
Bir gün Jerry ye gittim;

Devamını oku: Hayata Dair

Çökertme

Bodrum un daha Bodrum olmadığı zamanlarda, yöre halkının geçim kaynağı hemen karşılarındaki Yunan adasından (Kos-İslamköy) yasa dışı ticaret yapmakmış.Türkünün kahramanı olan Halil de hayatını bu şekilde kazananlardanmış. Halil in yavuklusu da güzelliği ile etrafa ün salmış olan Gülsüm müş. Ama Bodrum un Çerkez Kaymakamı nın gözü Gülsüm deymiş.Bu yüzden kaçakta Halil i yakalamak için tüm gücünü ortaya koyuyormuş bu kaymakam.Yine bir gün Halil, kaçağa çıkmadan önce, dönüşte Bitez Yalısına çıkacakları haberini salmış ki muhbirler yanılsın. Aslında arkadaşları Aspat Koyu nda bekleyeceklermiş.

Kaçak dönüşünde Halil ve can arkadaşı İbrahim Çavuş yolu şaşırıp karanlıkta Aspat diye Bitez Yalısı na girince kıyamet kopmuş.Çıkan çatışmada Halil ölmüş, başta Gülsüm olmak üzere bütün Bodrum yasa bürünmüş. Hepimizin bildiği türküde böyle ortaya çıkmış.

Çökertme den çıktım da Halil'im aman başım selamet
Bitez de yalısına varmadan Halil im aman koptu kıyamet
Arkadaşım İbrahim Çavuş Allah ıma emanet
Burası da Aspat değil Halil im aman Bitez Yalısı
Ciğerime ateş sardı, telli kurşun yarası.

Güverte de gezer iken aman kunduram kaydı
İpekliden mendilimHalil im aman rüzgar aldı
Çakır da gözlü Gülsüm ümü aman kolcular aldı
Burası da Aspat değil Halil im aman Bitez Yalısı
Ciğerime ateş sardı, telli kurşun yarası.

Gidelim gidelim Halil im Çökertme ye varalım
Kolcular gelirse Halil im nerelere kaçalım
Teslim olmayalım Halil im aman kurşun atalım
Burası da Aspat değil Halil im aman Bitez Yalısı
Ciğerime ateş sardı, telli kurşun yarası.

 

Çocuk Yetiştirmek

Çocuk yetiştirmek üzerine hoş bir yazi....

Kapı komşum David'in beş ve yedi yaşında iki çocuğu var.

Bir gün yedi yaşındaki oğlu Kelly'ye benzinle çalışan çim biçme makinesiyle nasıl çim biçildiğini öğretiyordu.

Makineyi çim üzerinde nasıl döndüreceğini öğretirken eşi Jan, David'i bir soru sormak için içeri çağırdı. David içeri girince, Kelly makineyi çalıştırdı ve çimlerin ortasındaki çiçek tarhına daldı. Çiçek tarhı bir anda mahvolmuştu.

David döndüğünde gördüğü manzara karşısında çılgına döndü. Bütün komşuların çok beğendiği, emek emek kendi elleriyle yaptığı çiçek tarhı yoktu artık. David tam sesini yükseltmeyebaşlamıştı ki, Jan dışarıya çıktı ve David'e:

''David, çiçek değil, çocuk yetiştirdiğini unutma!'' dedi.

Devamını oku: Çocuk Yetiştirmek

Cırcır Böceği ve Paranın Sesi

Bir gün NewYork'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri,Kızılderili'dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızilderili'ye:

'Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?' diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmayagerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan,bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini kontrol eder.

Kızılderili, arkadaşına dönerek:

'Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.' der.

Siz cırcır böceğinin sesini duyuyor musunuz?

 

Çatlak Kova

Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine uzanan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

Devamını oku: Çatlak Kova

Bütün Servetini Verir misin?

Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider. Şanslıdır tablo hala satılmamıştır .İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve resmi satar.

Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

Mağazada adamın arkadaşlarıda vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar.

-Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?

Adam cevap verir:

-Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim. Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim.

www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Bu Dünyada Var Olan Her Şeyin Bir Görevi Var

Ne yapardınız?

Kararı siz verin. Komik bir cümle beklemeyin, çünkü yok.

Yine de okuyun. Sorumuz şu: Aynı kararı siz verir miydiniz?

Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendiniadamışögretmenlerikutladıktan sonra şöyle bir soru sordu:' Dışarıdakietkenlertarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor.Ama yine de oğlum Shay,diğer çocukların öğrendiklerigibi öğrenemiyor.Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğalolması gereken şeyler nerede?'

Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

Devamını oku: Bu Dünyada Var Olan Her Şeyin Bir Görevi Var

Bırakın Yaşayalım

Daha doğduğun ilk anda, senin için seni sevecekler tarafında hazırlanmış ilk çerçeveye yerleştirilir resmin...

Önce adını koyarlar, belki ömrünce hiç sevmeyeceğin. Falancanın çocuğu olursun; uslu, cici ve sevimli...

Seni eritip, hazırladıkları ve adına terbiye dedikleri toplumsal kalıplara dökerler... Yarattıkları şekil bozulmasın, kalıcı olsun diye yüreklerinin bile en soğuk yerinde saklarlar... Ellerinde kocaman bir örs, ruhunun kalıba sığmayıp taşan yanlarını yok etmeye başlarlar... Her sen olma çaban
ihanetin, her isyanın felaketin olur...

Senin için özenle seçtikleri okullara gider, hayallerinde adı bile geçmeyen bir mesleğin bireyi olur çıkarsın. Sevmediğin iş, yüreğini koymadan ürettiklerin sadece sana acı vermekle kalmaz; yapabileceğin en iyiden yoksun ve iyisini yapamadığın işten kırgın bir dolu insan olur...

O güne kadar öğrendiğin dayatmalara uygun, bilinçaltında kabul göreceğine inandığın özünde özüne uymayan birini sevmeye başlarsın. Yani aslında sevdiğine inandırıp kendini uygun yaşta ve koşullarda evlenirsin...

Uygunsuz evliliğine katlanmayı beceremezken, yine onlara uygun yaşta, bir çocuk belki de birçok çocuk yaratırsın. Eksikliğe açan çiçeklerdir onlar...

Alışıp da sunulan düzene devam edebilirsen ne ala!!! Ya alışamazsan???

Koparılan dalların kendini yenilemesi gibi tazelenirse örselenmiş yanların, kurtarıp da zincirlerden ellerini ayaklarını, çırpmaya başlarsan derinlerden yukarı... Ve alırsan sadece sen olmanın o ciğerlerini yakan taze nefesini, başlarsın avaz avaz bağırmaya "BIRAKIN YAŞAYAYIM KENDİMİ"...

Ruhlarında taşıdıkları kalıp izlerine rağmen, düşlerinin ve umutlarının ardından giden, kendi olmaya çabalayan, sevgi ve dostluk için yaşayan herkese, sizler gibi olan kendimden tüm sevgimle...

 

Bir Veda Yazısı

Bir işyerinden ayrılan arkadaşımın şirketten ayrılırken attığı mesajı sizlerle paylaşmak istedim;

Elveda demek, ayrılmak bile güzelleşebiliyor.

BİR VEDA YAZISI

Elveda diyebilmek zor iştir. Zor iştir, güzel anlarını uzaklara yolcu etmek. Kıyamadıklarını, zamanın hoyrat girdabına uğurlamak. Hüzünlerin ve mutlulukların tadını sararmış sayfalarda bırakmak. Zor iştir; bitmeden başlamaya mecbur olmak.

Hayatın ta kendisiydi yaşadıklarımız. Yaşamanın en doruk noktasında anılarımız. Güldüğümüzde hep beraber güldük. Katıla katıla,doyasıya! Sanki bugünlerin acısını çıkarırcasına. Sanki bir gün elveda diyeceğimizi bilirmişçesine. Ağladığımızda yine beraber ağladık. Birimizin içini yakan, diğerimizin de içini acıtırdı öyle değil mi? Birimizden akan gözyaşını hepimiz akıtmalıydık, dostçasına ve kardeşçesine. Ağlamanın verdiği asaleti bilirmişçesine! Biz gerçekten güldük,mutlu olduk, coştuk, çıldırdık, sıkıldık, sinirlendik, bağırdık, ağladık. Dolu dolu yaşadık, yaşadık hayatı, hayat denen koskoca yüklemin başlı başına tek öznesi olurmuşçasına!

Güzel şeyler bulduk,güzel şeyler öğrendik. Sevginin evrenselliğini, umut etmenin verdiği vitamini, gözyaşının ardından gelen bekleyişi, bekleyişin ardından gelen mutluluğu. Hırçın, öfkeli ve ürkütücü şimşeklerden sonra kasveti yaşadık, yeniden dünyaya gelişi, temizlenişi, doğallığı, masumiyeti, o görkemli yağmuru, uysal gökkuşağını. Gerçekleşmesi imkansız gibi görünen fakat gerçekleşen dilekler tutmayı. Susarken konuşmayı, konuşurken bağırmamayı. Var olmanın yok olmaktan sonraki evre olduğunu ya da yok olmanın varsızlığını. Açığa vurulmamış kızgınlıkları Kaf Dağı nın ardında saklamayı. Lambadan çıkan cinden özgürlüğü, sevgiyi ve adaleti istemeyi. Sadece kendimiz için değil, başkaları için de dua etmeyi.

Evet,evet hepsini!

Güzel şeyler buldum ve öğrendim ben de.

Son öğreneceğim şeyse, elveda demekmiş sizlere. Yaşayarak öğrenmek en etkili yol belki de.

Bunu demekten daha kötü olan hiç diyememektir bence. Kelimelerin bir yerlerde uyuması, seni duymaması. Demek istediklerini dile getirememek.

Diyeceğim şudur ki; hepinize elveda!!!

Size, sizi unutmamaktan başka ne vaat edebilirim ki?

BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!

www.matokulu.com

 

Bir Taksi Yolculuğu

Yirmi yıl önce geçimimi taksicilik yaparak kazanıyordum. Bir keresinde, saat sabaha karşı 02.30'da bir yolcu aldım; adrese vardığımda, giriş katındaki bir pencerede görülen tek ışığın dışında bütün bina kapkaranlıktı.

Bu şartlar altında, çoğu taksi şoförü bir iki sefer korna çalar, bir dakika bekler, sonra çeker giderdi. Fakat ben, taşıma aracı olarak yalnızca taksiye bağlı pek çok fakir insanla karşılaşmıştım.

Eğer etrafta tehlike kokusu yoksa, her zaman kapıya giderdim. Bu yolcu belki de benim yardımıma ihtiyaç duyacak biridir, diye düşünürdüm kendi kendime.
Onun için kapıya gittim ve çaldım, "Bir dakika", diye yanıt verdi zayıf, yaşlıca bir ses. Yerde birşeyin sürükleyerek çekildiğini duyabiliyordum.

Devamını oku: Bir Taksi Yolculuğu

İki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı

İki satırlık bir telgrafın yarattığı bilimadamı Ord.Prof.Dr. Sadi Irmak'ın anısı

"İstanbul Üniversitesi'nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: "Avrupa'ya talebe yollanacaktır. "

Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa'ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey...

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, "Berlin Üniversitesi'ne gitsin." diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı 'ndayım; ama kafam cok karışık. Gitsem mi, kalsam mıı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir görevli ismimi çağırdı.
"Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var." "Benim" dedim.
Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:
"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz." İmza Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. "Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme" dedim." "Düşünün 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona gore telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?" Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü'nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kimmiyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı

 Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ım."

Site Yönetiminin Notu : İşte arkadaşlar böyle bir ATAnız vardı. Gençlere önem verirdi. Her zaman yüreklendirirdi. Çünkü yürekliydi.  Mezun olunca ortada kalmanıza gönlü razı olmazdı.

 

Bir Afrikalının Şiiri

Beyaz Adam,

Doğarım, siyahım
Büyürüm, siyahım
Güneşlenirim, siyahım
Üşürüm, siyahım
Korkarım, siyahım
Hastalanırım siyahım
Ve ölürüm, hala siyahım

Ve sen Beyaz Adam
Doğarsın, pembesin
Büyürsün, beyazsın
Güneşlenirsin, kızarırsın
Üşürsün,morarirsin
Korkarsin, sararırsın
Hastalanısın, yesilsin
Ve ölürsün, grisin

Ve hala utanmadan bana renkli dersin...

www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Bilgi

Bende bir yumurta var,
Sende bir yumurta var,
Eğer,
Sen bana bir yumurta verirsen,
Ben sana bir yumurta verirsem,
Yine sende bir yumurta,
Bende bir yumurta olur.

Şayet,
Bende bir bilgi var,
Sende bir bilgi var,
Ben sana bir bilgi verirsem,
Sen bana bir bilgi verirsen,
Sende iki bilgi,
Bende iki bilgi olur.

Konfiçyus

 

Bilgeye Sorulan 7 Soru, 7 Cevap

Bilgelerin düşünce sistemleri hep bizim algılama sınırlarımızın ötesinde. Hangisi ne kadar işimize yarar? Buna bizim karar vereceğimiz 7 bakış açısı.

Bir bilgeye sormuşlar:

- Bir insanın zekasını nereden anlarsınız ?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa ?

O kadar akıllı insan yoktur ki !..

***

Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar,
"Deneyim" demiş.
O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar
"Hatalarımla" demiş

Devamını oku: Bilgeye Sorulan 7 Soru, 7 Cevap

Bilgelik

Antik bir Hint masalı vardır, Çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.

Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmiş.

Ancak sarayın soytarısı bu fikre kahkahalarla gülmüş; o bilge bir adammış.

Demiş ki: "Kralın fikri en basitinden komik."

Kral cok kızmış ve soytarıya demiş ki:

"Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin."

Soytarı, "Efendim küçük bir sığı derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın" demiş.

Ve ayakkabılar bu şekilde doğmuş.

Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok;sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar.

Bilgeliğin başlangıcı budur.

Öykü doğrumudur, önemli değil. Önemli olan aklımızı uygulanabilir çözümler için kullanmamızdır.

matokulu.com
BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!

 

Işığı Yanan Evler

Prof.Dr. Saffet Solak ın bir hatırası

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak:

Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor? dedim.

Hacı anne:Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz dedi.

Merak ettim, tekrar sordum: Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?

Hacı anne: Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.

Konya Ovası nda, ya da bir başka yerinde Türkiye nin trenden inen yabancılar için Işığı yanan evler yerinde hala duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Değerlerinize dikkat edin Karakterinize dönüşür...

Karakterinize dikkat edin Kaderinize dönüşür...

 

 

Bilgece Sözler

Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."
Mustafa Kemal ATATÜRK

"Dil, bir medeniyet olayıdır.Bir medeniyetin kurduğu dil, başka bir medeniyetin düşündüklerini söyleyemez.
Yetmez onu söylemeye. Bir ulus, medeniyetini değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır."
Nurullah ATAÇ

"Milletin genç unsurları bozuk olmaz. O, ancak yetişkin adamlar bozulduğu zaman bozulur."
Montesqieu

"Bilgi iki çeşittir: Bir konuyu bilmek, o konuyu nereden öğreneceğini bilmek."
Samuel Johnson

"İnsanların zekasını alınız, geriye kıymetli hiç bir şeyi kalmaz."
Sir Hamilton

"Yabani uluslar dışında her ülke, kitaplar tarafından yönetilir."
Voltaire

"Çok yazmak, çabuk yazmak hiç de önemli değildir. Dünya "nasıl" yazdığınıza değil, "ne yazdığınıza" bakar."
G. Henry Lewes

"Bizden sonraki nesillere faydalı olacak şekilde yaşamadıkça ve onlara biraz daha görüş, düşünüş,
biraz daha fazla cesaret ve bilhassa ahlak sağlamlığı aşılamadıkça yaşamdan çekilmeyelim."
P.Pecaut (1828-1898)

"Küçük avantajların peşinden koşarken büyük başarılardan olursunuz."
Konfiçyüs

"Başarının gerçek ölçüsü, nelere sahip olduğun değil, nelerden vazgeçebildiğindir."

"Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz."
Claude Pepeer

"Keşke sözcüğü yerine, bir daha ki sefere demeyi deneyin."

"İnsanoğlunun içinde uyuyan güçler vardır. Kendisi bile şaşırır. Çünkü bu güçlere sahip olduğu aklının ucundan bile geçmez. Bu güçleri uyandırıp eyleme geçerse, o kişinin hayatında büyük bir devrim olur."
Swette Maden

"Akıllılar dövüşmeden önce kazanırlar, cahiller kazanmak için dövüşürler."
Zhuge Liang

"Rüyaları gerçekleştirmenin en kestirme yolu uyanmaktır."
J.M.Power

"Susma dayanılması güç bir hazır cevaptır."
G.K.Chesteron

"Bilginin efendisi olmak için çalışkanlığın uşağı olmak istiyorum."
F.V.Logau

"Ayakkabım yok diye üzülüyordum ta ki ayaksız bir adam görene dek."
Arap Özdeyişi

"Dünyada ilk bakışımda doğruluğuna çok güvendiğim şeylere,
ikinci kez bakmam gerektiğini anlayacak kadar çok yaşadım."
J.Billings

"Aslan ülkesinde, tavşan avlarken gözünüzü aslanlardan ayırmamalısınız;
ama aslan avlayacaksanız, tavşanlara aldırmanız gerekmez."
J.M.Power

"Güçlük içinde bulunduğun süreyi ne kadar uzatırsan. çözüm bulma olasılığın o kadar azalır."
C.Nicole

"Güçlü olan zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir."

"Umut iyi bir kahvaltı, kötü bir akşam yemeğidir."
F.Bacon

"Ateşe ateşle karşılık verenlerin ellerinde kalan genellikle küldür."
A.V.Buren

"Yanılgı insanlar içindir, ancak silginiz kaleminizden önce bitiyorsa, fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir."
J.Jenkins

"Gerçek başarısızlar, yanılgılarını deneyimleri ile düzeltemeyenlerdir."
E.Hubbart

"Limandaki gemiler güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamıştır."
J.A.Shedd

"Babam iki tür insan bulunduğunu söylerdi; İşi yapanlar ve yapılan işten kendine kredi çıkartanlar!
O, benden birinci grupta yer almam için çalışmamı istedi. Zira bu grupta diğerinden daha az rekabet vardı... "
Indra Gandhi

"Bilge bir adam, adil bir şekilde kazanabileceğinden, gösterişsiz bir şekilde kullanabileceğinden,
neşeyle dağıtabileceğinden ve huzurla geride bırakabileceğinden daha fazlasını arzulamayacaktır."
Benjamin Franklin

"Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca yaratan kişilerdir."
Bernard Shaw

"Kahramanca can vermek yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur."
Bernard Shaw

"Birini eğitmenin asıl amacı, onu sürekli sorular soran biri haline getirmektir."
Bishop Creighton

"Akıllı olmak da bir şey degil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır."
Descartes

"Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez."
Mevlana

"Şaşılacak kadar çok aklım olmalı.Bazen, haftada bir kez aklımı başıma toplamam gerekiyor."
Mark Twain

"Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Öğretmeyi seviyorum ve öğrenmeye çalışıyorum."
Konfüçyüs

"Genel bir kural olarak, yaşamdaki en başarılı insan, en iyi bilgiye sahip olandır."
Benjamin Disraeli

"Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet."
Sokrates

"Eğer güneşe akıllıca bakmazsak, karanlık içinde kalırız."
John Milton

"Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır;
ya da milleti esaret ve sefalete terk eder."
Mustafa Kemal Atatürk

www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Beş Maymun

Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar.

Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.

Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.

Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.

Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur.

Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.

 

Problem Kendimizde Olabilir

Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş vekarısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.
Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.
Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının nekadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.

"Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşmatonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra20 adım;cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"

O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemiuygulamayakoymuş.
40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok.
Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyutekrarlamış "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok.
Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok.
Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış.

Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
"Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"


Hikayenin ana fikri:
Belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir.
Problemlerin sebebini birazda kendimizde aramalıyız.

Aynı dili konuşanlar değil, Aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.

Mevlana

 

Askıda Kahve

İtalya'da Venedik'in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarımızı içiyorduk.

İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti,

Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi.Onlar da trio caffee, uno sospeso" (üç kahve, biri askıda) dediler, Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler.

Barmen "askı ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.

Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmen e "uno caffee sospeso "(askıdan bir kahve) dedi.

Barmen hemen bir kahve hazırladı ve Yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.

Bu gözlemimizin sonunda, gözlerimizi yaşartan, fakat kesinlikle örnek almamız gereken bir İtalyan toplumsal terbiyesi" öğrendik:

Yardım etmek için insanların gereksinimlerini belirlerken, yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak zorunda değiliz. Bir Venedikli için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, kendileri bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor. Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturmaktadır.

Biz Türkler bu askıya birşeyler asamaz mıyız ?

Bir Ekmek Fırının da, yada bir Bakkal da, yada bir Market te...

Askıda Ekmek Kulağa hoş gelmiyor mu?

Askıda Ekmek uygulamasının Isparta da 3 Fırın tarafından yapıldığını biliyormuydunuz?

 

Ardıç Kuşu

Ankara' da işim uzamıştı. İstanbul' a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye' deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yolkenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da " bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun " diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken " Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma " diyerek engel oldu.
- Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?
- Olurmu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?
- Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?
Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı:
- Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evladiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.
Daha sonra Sivas' ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara' ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak " Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık " dedi. Anlamamış gözlerle bakmışolacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu:
- Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.
- Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkum sevdalılardı.
- Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?
- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.
Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi.. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:
- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.
- Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.
- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.
- Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.
- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.
- Ne var bunda, şehirler hep böyle? Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.
- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor. Görse bile anlamıyor.
Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kağıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı.
Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helalleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.

 

Akıllı Eşek

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birinedüşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu! Düşmüş işte.

Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı... Belki üzerine de toprakdökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemekisteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm!

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki;vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki; kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Sonuç : Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile...

 

Akıl ile Zekanın Farkı

Akıl aslında bir kabiliyettir, zeka da öyle. İkisi arasındaki en önemli fark, bir başkasından akıl alabilirsiniz ama zekayı asla. O, her insanın kendisine mahsustur.

Bir hastalık söz konusu olmadığı sürece şüphesiz herkesin aklı vardır. Akıllı olmak, kendi davranışlarını bilmek, kontrol edebilmek, doğru ve yanlışlarını değerlendirebilmek yeteneğidir.

Akıl, insanı hayvandan ayırt eden en önemli faktördür. Hayvanlar yalan söyleyemez ama insanlar sık sık bu yola başvurur. İşte insandaki yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda fikir yürütebilme, görüş belirtebilme yeteneği akıldır.

Devamını oku: Akıl ile Zekanın Farkı

Hayatımızın Ortağı

Günümüzün "ergen dünyası"nı, bu dünyada geçerli olan "ergen kültürü"nü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak "günümüz ergenleri" ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.

Yeni ergen kültürünün özellikleri içerisindeki "hedef seçememe", "geleceği planlayamama" "sorumluluk almak istememe", "kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu sayma", "çaba harcamadan elde etmek isteme" gibi özellikleri nasıl açıklayacağız?

Devamını oku: Hayatımızın Ortağı

Ağaç Yaşken Eğilir!

Bu belge, ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtılmıştır.

GELECEĞİN SUÇLUSUNU YETİŞTİRMENİN EN BASİT KURALLARI

* Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın. Bu biçimde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.

* Kötü sözler söylediği zaman gülün. Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.

* Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! Yirmi bir yaşına gelince de kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin.

* Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için her şeyi siz yapın ki, o tüm sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın.

* Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki, böylelikle aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.

* Ona istediği kadar harçlık verin ki, hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.

* Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili tüm isteklerini yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.

* Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı her zaman onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.

* Tüm bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğimiz çocuğunuz bir gün suç işlerse, kendisinden özür dileyin. Ama onu felaket dolu bir yaşama hazırladığınız için kendinize teşekkür etmekten geri kalmayın.

 

5 Top

Hayatın havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyun olduğunu düşünelim:

Bu toplar; İşimiz (Okulumuz) , ailemiz, sağlığımız, dostluklarımız ve benliğimizdir.

Bu 5 top içinde bir tek "İşimiz" lastik toptur. Düşürürsek zıplatabiliriz. Ancak diğer 4 top camdan yapılmıştır. Düşerse kırılır, yerine konulamazlar.

Bunu farketmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız. Oysa hepimiz o ilk lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini kırıp dökmüyormuyuz?

www.matokulu.com
"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Hayattan Ders Almalı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dün­yalar güzeli bir kız varmış.

Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelir­miş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş.

Bu arada aynı kasabada yaşa­yan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da reddetmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş.

Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış.

Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş. Orada temdik birine rastla­dığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sor­muş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını çok merak etmiş.

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış.

Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona, arkasındaki gül bahçe­sinden en güzel gülü koparıp ge­tirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerler­ken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.

Adam da bunun üzerine yüz­lerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken bi­raz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş. Tam onu koparırken ileride.

Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecbu­ren oradaki sonuncu gülü kopa­rıp kıza götürmüş.

Bahçenin en güzel gülünü bek­lerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül. Gülmüş adama.

"Bak gördün mü"demiş, "Her zaman daha iyisini bulmak ister­ken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden doğru seçimler yapmayı öğrenmek gerekir."

 

Hediye

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlarda ilginç armağanlar göndererek karşısındakine zeka gösterisi yapma fırsatlarıydı.

Hükümdardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı.İstediği birer karış yüksekliğinde altından, birbirinin tıpa tıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: Doğum gününü bu üç heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.

Heykeli alan hükümdar önce heykelleri tarttırır. Üç heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.

Sonunda, hükümdar fazla isyankar olduğu için zindana attırdığı bir gence haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı.Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyordu, oradan öteye gidemiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

KULAĞINDAN GİRENİ AĞZINDAN ÇIKARAN İNSAN MAKBUL DEĞİLDİR. BİR KULAĞINDAN GİREN DİĞER KULAĞINDAN ÇIKIYORSA, O İNSANDA MAKBUL DEĞİLDİR. EN DEĞERLİ İNSAN, KULAĞINDAN GİRENİ YÜREĞİNE GÖMEN İNSANDIR. BU DEĞERLİ HEDİYEN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.

 

İki Fidan - 2 Genç İnsan

 

Bir bahçıvanı aynı ağacın çekirdeklerinden çıkan ve aynı zamanda aynı ağaçtan aşılanmış iki limon fidesi almış. Birisini bahçeye güneş gören bir açıklığa dikmiş. Diğerini de bir saksıya dikip salona koymuş. Bahçıvan iki limon fidesine de son derece itinayla bakım yapıyormuş. Sularını, gübrelerini zamanında eksiksiz veriyormuş.

 

Aradan 3 yıl geçmiş bahçedeki fidan büyümüş serpilmiş meyve veren bir ağaç olmuş. Salondaki fidan sağlıklı gibi görünüyormuş ama bodurlaşmış, henüz meyveden de eser yokmuş. Birkaç yıl sonra salondaki fidan da çiçek açmış meyve tutmuş. Meyveler olgunlaştığı zaman bahçıvan iki kardeş fidanın meyvelerini eline almış bahçedeki limon ağacının meyvesi iri, sulu ve az çekirdekliymiş. Salondaki limon fidanının meyvesi ise küçük, susuz ve içi çekirdek doluymuş.

Devamını oku: İki Fidan - 2 Genç İnsan

İki Ormancı

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş.

Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, gün boyunca bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçerek ağaç kesiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor, ne deöğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş.

İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında evine dönüyormuş.

Bu hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymışlar.

Sonuç : İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.

Birinci adam öfkelenmiş:

"Bu nasıl olabilir? Ben senden daha fazla çalıştım. Senden önce işe başladım, senden sonra işi bitirdim. Amasen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?"

İkinci adam yüzünde bir tebessümle cevap vermiş:

"Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabaile daha çok ağaç kesilir."

Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif birbakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba harcamaktır. Bu zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için bir koşuldur.

 

İyilik ve Vefa

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır.

Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü atlatamamaktadır.

Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar.

Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir.
Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:

"Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."

Devamını oku: İyilik ve Vefa

Japon Taşçı

O yoksul bir taşcıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi. "Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!" diye düşünüyordu. "Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan az aylık kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur."

O anda gökten bir melek indi. Ona, "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak." dedi. Taşcı hemen zengin oluverdi.Artık onun da güzel elbiseleri vardı. Bir iş yapmak zorunda da değildi. Günün birinde kral, onu sarayına davet etti. sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum" dedi. gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı.

Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu. Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu. "Güneş olmak istiyorum!" dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu. Ama bir bulut geldi, dünyayla arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı; "Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince melek onu bu kez bulut yaptı. Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar, hayvanlar, tarlalar perişan oldu. ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. "Bu kadar çok su nasıl olurda kayaları aşamaz. Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı.

Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi. elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı. "Bu da nesi?" dedi kaya. "Ben bu adamdan zayıfım." Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: "İnsan olmak istiyorum!" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi. Kaya insana dönüştü.

Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.

www.matokulu.com

"BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!"

 

Kırlangıçları Kovmayalım

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.

Tık! Tık! Tık! Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Çok meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.Hey adam! Ben seni seviyorum.Nedenini niçinini sorma.Uzun zamandır seni izliyorum. Bu gün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.

Devamını oku: Kırlangıçları Kovmayalım

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk

Zamanın birinde, Kırmızı ibikli küçük bir tavuk, kendi çiftliğinde, kimseye muhtaç olmadan kendi yiyeceğini kendisi bulur, çok mutlu ve rahat bir hayat sürermiş.Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş.
***
Civar çiftliklerdeki arkadaşlarına, "Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek?" diye sormuş.
ÖRDEK cevaplamış: "Ben yardım edemem, ancak istersen, sana pamuk tohumu satabilirim. Buğday yerine pamuk ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın."
DOMUZ oradan seslenmiş: "Ben de yardım edemem, ancak pamuk ekersen ürününü ben satın alırım."

Devamını oku: Kırmızı İbikli Küçük Tavuk

Köprü

Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yaşayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden birgün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık başgösterdi.

İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen bu anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu. İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar. Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.

Devamını oku: Köprü

Neler Kaçırıyoruz Kim Bilir?

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı.

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi.

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

 

Öküzlük Böyle Bir Şeydir

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış. 'Yahu' demişler, 'Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader. Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük. Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor, balık yakalayacak halimiz de yok. Ne yapsak?'

Bir tanesi 'En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM' demiş,

'iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!'

Olur mu? Olur.

Devamını oku: Öküzlük Böyle Bir Şeydir

Özel İnsanlara

Özel İnsanlara,

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli.
Sarılınacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana sarılmalı.
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı..
Dost dediğin; fanatik olmalı;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli,
Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı.
ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı.
Üzüntüyü bölmeli.
Geçmişi çıkarmalı.
Yarını toplamalı.
Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı.

Ve her zaman Bütün parçalardan daha büyük olmalı
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı.

 

Paraşütleriniz

Charles Plumb Vietnamda uçmuş, ABD Hava Harp Okulu mezunu bir pilottu.
Savaş sırasında yaptığı 75.inci uçuşta, yerden havaya atılan güdümlü bir füze tarafından vuruldu.

Derhal kendini fırlatıp paraşütle bir ormanın içine düştü.
Kısa bir sure sonra da Vietkonglar tarafından yakalandı ve tam 6 yıl Kuzey Vietnamda esir olarak tutuldu.
Bugün Charles Plumb yaşadığı bu tecrübe hakkında insanlara ders vermektedir.
Bir gün Charles ve eşi restoranda yemek yerlerken bir adam masalarına yaklaşır ve şaşkınlık içinde çığlık atar:

Devamını oku: Paraşütleriniz

Sağır Kaplumbağa

Tarihin bir yerinde,canlı varlıklara kazanma hırsı aşılandığı bir vakitte, kaplumbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Hedef,çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.

Vakit gelince,bir sürü kaplumbağa arkadaşlarını seyretmek için yarış yapılacak bölgeye toplanmışlar. Ve yarış başlamış.

Seyircilerden hiçbiri arkadaşlarının kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Kimileri bu inançlarını yüksek sesle dile getirmekten kaçınmıyorlarmış. Öyle ki yarışmacılardan bazıları ".....zavallılar!! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" seslerini dahi işitebiliyormuş.

Yarışmaya katılan kaplumbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmaz bir gayretle kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.

Sonunda bir tanesi hariç,diğer kaplumbağaların tümü ümitlerini, gayretlerini yitirmiş ve yarışı terketmişler.

Diğer yarışmacılar ve seyirciler, hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kaplmbağa ona yaklaşmış ve sormuş, bu işi nasıl başardın diye.

O anda farkına varmışlar ki...

Kuleye çıkan kaplumbağa SAĞIRMIŞ!!!

Evet arkadaşlar olumsuz düşünen insanları duymayalım!!Sınavlara hepimiz kendi hayallerimize kavuşmak için çalışalım, başkasının hayalleri için değil!!

Evet gerekirse bu hikayedeki kaplumbağa gibi çevremizdeki kötü düşünen insanlara karşı sağır olalım!

 
 

 

Sevgi ve Güzellik

"Bebeğimi görebilir miyim?" dedi yeni anne.

Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı.
Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görüntüsünü bozan bir kulak yoksunluğu oldugu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti,çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı.

Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı;

Devamını oku: Sevgi ve Güzellik

Sevgiyi Anlayabilen Zaman

Bir zamanlar, bütün duygular bir adada yaşarmış. Mutluluk, Üzüntü, Sabır, Öfke, Korku, Kibir, Bilgelik, Sevgi.. Her türlü duygu bu adada olduğu için de, adaya "Duygu Adası" deniliyormuş.

Ada sakini duygular, günün birinde, tespit edemedikleri bir yerden, adanın birkaç gün içinde batacağı yönünde ısrarlı anonslar duymuşlar. İlk anda bunun bir şaka olduğunu düşünmüş bazıları, ama anonslar devam ettikçe, durumun ciddi olduğunu düşünerek, birer ikişer adadan ayrılmaya başlamışlar.

Hemen her duygunun kendine ait bir kayığı yahut gemisi veyahut yatı olduğundan, adadan ayrılmak nispeten kolay olmuş onlar için. Ama Sevginin küçücük bir salı bile yokmuş. O yüzden, kendisini alacak biri buluncaya kadar, mecburen adada kalmış.

Devamını oku: Sevgiyi Anlayabilen Zaman

Susmak ve Öğrenmek

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.

Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişiniiple çekerdim.

Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babamsarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annemçağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir,'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.

Devamını oku: Susmak ve Öğrenmek

Tokmaksız Kapı

19. Yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt'ın "Kainatın Işığı" adını verdiği bu tabloda geceleyin elindeki fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıya vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:
"Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım" dedi, "Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona tokmak takmasını unutmuşsunuz da..."

Devamını oku: Tokmaksız Kapı

Yapıcı Olmak

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış.

Herkes bu ressamın yapıtlarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve onu "Renklerin Ustası" olarak anarlarmış.

Onun yetiştirdiği bir ressam artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak hocasına götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Hoca ise;
" Sen artık ressam sayılırsın. Artık senin resmini halk değerlendirecek." diyerek, resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş.Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.

Devamını oku: Yapıcı Olmak

Zaman Yönetimi

Aşağıdaki gerçek hikaye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi master öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer:

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmis öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldi ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.

Devamını oku: Zaman Yönetimi

Yaşam Kahveyse

İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş.

Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş.

Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede bir cok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.

Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.

Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:

"Farkına vardınız mi bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanlarin hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan degil, kahve iken, bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğrastınız. Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca Yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam'ın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak,içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz."

BİLGİNİZİ VE SEVGİNİZİ BÜYÜTÜN!

www.matokulu.com

 

Nasıl Bir Öğretmen?

Ömer Balıbey, İstanbul da uzun yıllar Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Sonra Ankara da kızağa çekildi......

Uzun zamandır Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü koltuğunda oturuyor. Bu konuda önemli çalışmaları var. İşte bunlardan biri de öğretmenlerde aranan niteliklerin belirlenmesi. Şimdilik ilköğretime yönelik olanlar tespit edilmiş. Ardından ortaöğretim gelecekmiş. Daha sonra da bu çalışmalar, işveren olarak, YÖK ün önüne konulacak ve bakın işte biz böyle öğretmen istiyoruz denilecekmiş. Keşke diğer tüm alanlarda da benzeri çalışmalar yapılsa. Ama nerdeee...

Devamını oku: Nasıl Bir Öğretmen?

Bilginizi ve Sevginizi Büyütün!
Matematik,aklın dilidir!
Slogan 3